Şah ve Sultan

Bestseller Demirbaşı “Şah ve Sultan”

Sizce bir kitap için bestseller listesine girmek çok mu zordur, yoksa çok mu kolaydır?

Yıllar süren araştırmalar sonucunda, muhteşem bir kurgu ve kusursuz bir dil ile yazılan eserleri mi görüyoruz bestseller listelerinde? Yoksa karşımıza çıkan kitaplar gündeme ait mevzuların halkın istediği yönde yeniden kurgulanmış halleri mi? 

Geçtiğimiz günlerde Tüyap fuarına giderken arkamızda oturan bir çiftin konuşmaları geliyor hatırıma. Delikanlı, kız arkadaşına kültürel bilgisini kanıtlamak için Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Şems-i Tebrizi’den bahsetmeye başlıyor. Gelin görün ki delikanlının bilgisi tıpatıp Aşk kitabının muhtevası ile örtüşüyor. Kitabı okumamış olan kızımız ise delikanlının bu engin bilgisinden hayli etkileniyor. Aşk kitabını okuyana kadar Şems-i Tebrizi’den bihaber gençlerimiz kurgulanmış bir hikayeyi roman olduğu gerçeğini bir kenara bırakıp tarihi bir delil gibi ele almaktan çekinmiyor.

Gündemin tartışma mevzularından; bir eserin aynı zamanda toplumsal kaygıları da koruması gerekir mi?  Yoksa böyle bir gayeye hizmet etme şartı yok mudur? Zihnim bu mesele ile meşgulken İskender Pala’ya rastlıyorum televizyonda. İnci Ertuğrul’un programı… Pala, Şah ve Sultan’ı tanıtıyor. Ve ben nicedir hasretle beklediğim türden bir eserin nihayet ortaya çıktığını düşünüyor, vakit kaybetmeden kitabı almam gerektiğine karar veriyorum.

Ve işte izlenimlerim…

Kitabın kapağının albenisinden söz etmeye gerek bile yok. Derhal okumaya başladım. İlk sayfalarda, beklediğimi ileride bulacağıma dair bir intiba oluşuyor. Sabırla ve heyecanla okumaya devam ediyorum. Kitabın  kurgusu ilginç… Olaylar ve olayların yorumları, kitabın içindeki iki karaktere ait; Kamber ve Hüseyin... İşleniş cezbediyor. Bu iki karakter birbirinden tamamen farklı özelliklere sahipmiş gibi görünseler de, olaylara bakış açıları ve yorumları aynı. İki karakter de son derece önemli tarihi şahsiyetleri temsil ediyorlar ama her nedense olaylarda hiçbir etkileri yok. Biri Şah İsmail’in yanında… Diğeri Sultan Selim’in… Biri Şah’ın yeğeni, diğer Sultan’ın sağ kolu. Lakin tamamen etkisiz… Bu kadar önemli şahsiyetlerin nasıl olup da bu kadar “yok” olabileceğine insan ihtimal veremiyor. Sürekli bir beklenti içinde okumaya devam ediyorum. İleride bir şeyler olmalı. İskender Pala, kitabı yazmak için Çaldıran’a gittiğini söylüyor. Merakla ilerliyor, savaş sahnelerini ve o müthiş atmosferi bulmayı umuyorum. Lakin Çaldıran’ın sabah güneşi ile intibakının derin tasvirlerinden başka bir şeye rastlamak kabili mümkün olmuyor. Sayfalar birer birer ilerliyor ama nafile… İki bölüm arasında bir yerde olmuş bitmiş. Öncesinde hissedilenler var… Sonrasında yaşananlar var. Ama savaş yok. Heyecanım ve merakım son ana kadar kursağımda takılı… Hala da bir düğüm vardır orada.

Tarihi ayrıntılara gelince… Sultan Selim tarafına baktığımızda, okulda öğrendiklerimizin dışında fazla bir bilgi içermiyor. Sanırım Şah hakkında daha fazla araştırma yapılmış. Bir bölümde Şah İsmail'in, Uzun Hasan'ın kızı olması nedeniyle sünni olan öz annesi Alemşah Begüm'ü, şii olmayı kabul etmediği için öldürttüğünü iddia ediyor Pala. Profesör Doktor Abdülkadir Özcan ve Doçent Doktor Erhan Afyoncu'dan yararlandığını, kitabın önsözünde dile gitirmiş yazar. Buna mukabil, bir televizyon programında Murat Bardakçı konunun uzmanlarından olan Doçent Doktor Tufan Gündüz'e söz konusu mevzuyu soruyor. Gündüz’ün cevabı ilginç; "Şah İsmail'in annesi sonuna kadar oğlunun yanında yer almıştır. Kendisi Şah’ın en büyük destekçisiydi ve hep birlikteydiler. Öldürme kesinlikle söz konusu değildir."  

Kitapta, basitçe anlatılarak geçilen bir tarih söz konusu. Yukarıda da belirttiğim ve heyecanla gidişatını bulmayı umduğum Çaldıran Savaşı -ki Sultan ve Şah arasındaki yegane ikinci önemli münasebettir- anlatılmadan geçilmiş. Bol bol kıyaslamalar, benzerlik ve farklılıklar kaleme alınmış. Objektif olabilmek adına ciddi çaba harcanmış. Bu açıdan yazarımızın takdiri hak ettiğini söylemekte yarar var. Ancak Yavuz’un icraatlerine karşılık, Şah’ın ruh hali tasvirleri mevzu bahis. Sürekli yaptıklarını okuduğumuz ve bunlara dair Hüseyin’in (yazarın) yorumları ile karşılaştığımız Sultan’a karşılık, en kanlı katliamlarında bile ruh hali sergilenen Şah İsmail’in yaşlı gözleri çıkıyor karşımıza. Nedense kanlı kılıcı ile Şah İsmail daha yumuşak ve duygusal bir lider iken, adalet kaygısı çeken Yavuz, duygusuz bir padişah oluveriyor. Bir ya da iki cümle ile tasvir edilen Yavuz Sultan’ın karakteri insanda yarım kalmışlık hissi uyandırıyor. Kitapta alevi okuyucuyu çekme kaygısı var. Ancak ne yazık ki takdire şayan olan objektif olma kaygısı ile tarih adına kaybedilenler de azımsanmayacak derecede.

Kitabın genelinde tarihten ziyade dört erkek ve bir kadın arasında dönen bir aşk hikayesi çıkıyor karşımıza. Bir şekilde yazarın tercihi olarak görülebilirdi bu mevzu. Ancak bu noktada kitabın en büyük yanlışı ve –bence- kabul götürmez olanı, Yavuz Sultan Selim’in şiirlerini bu kadın için (Taçlı Sultan) kaleme almış olması. Herhangibir tarihi kaynakta rastlayamadığım bu bilgi için–ki Yavuz Sultan’ın bu kadına aşkı uğruna yaptığı katl gibi bazı icraatler de söz konusu ediliyor-, keşke sayın Pala bir adres göstermiş olsa. Ayrıca her türlü tarihi kaynakta doğru bilgi olarak geçen; Yavuz Han’ın hayatı boyunca İstanbul’da yalnızca sekiz gün kalmış olması, kitapta, aylarını İstanbul’da geçirmiş gibi gösteriliyor. Bu bilgiler ise gayri ihtiyari kitabın tarihi açıdan güvenilirliğini sorgulamaya götürüyor. Normal şartlarda tarihi romanın tarihi gerçeklere bağlı kalıp kalmaması gereği tartışma konusu olabilir. Ancak İskender Pala,  İnci Ertuğrul’a kitabını bizzat kendisi tanıtırken“Tarih romanı yazan kişi tarihe karşı sorumludur.” ifadesini kullanmıştı. Bu sözün ardından eserinin bahsettiğimiz tartışma konusu içine alınması mümkün değil.

Tarihi gerçekleri roman ve hikayelerden öğrenen bir gençlik söz konusu. Nasıl ki Mevlana’yı Mesnevi’de anlamaya çalışmak yerine kurgusal metinlerden okumayı tercih ediyorlarsa gençlerimiz, tarihi de bu gibi eserlerden okuyarak öğrenecekler. Bu noktada İskender Pala’nın İnci Ertuğrul’a söylemiş olduğu söze tüm kalbimle katılıyorum.

Biraz da romanın dilinden bahsedecek olursak, üzülerek belirtiyorum ki İskender Pala kitabı olduğu konusunda şüpheye düşüyor okuyucu. Aşk ve sevgiden bahsedilen kısımlarda klasik Pala dili göze çarpıyor. Etkili ve şiirsel bir dil yeterince doyuruyor. Bu açıdan Sayın Pala’ya diyecek söz yoktur. Kendi alanının vazgeçilmezi olduğunu bir kez daha gösteriyor. Ancak ne zaman ki mevzu olayların ve tarihi hadiselerin anlatımlarına dönüyor, dil de aynen değişim geçiriyor. Basit anlatımlar ve zayıf kalan tasvirler okuyucuyu şaşırtıyor. Katre-i Matem ve Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk'a nazaran, kullanılan dil insanı düşündürüyor.

Vesselam… Kitabın konu edindiği mevzulara genel bir bakış atalım. Son dönemlerde gündemde olan alevilik-sünnilik meselesi, Mevlana&Şems ile gündeme gelen ve bol bol konuşulan sevgi, aşk kavramı, entrikalarla dolu aşk çıkmazı, tartışmalı bir tarihi dönem ve tartışmalı iki karakter...

Hâsılı, okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir eser.

Seher ÖZET

Ocak 2011, GENÇ

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !